14 Nisan 2002

Ortaklaşa kullanılan ‘haklar’
 
 
“Ortaklaşa haklar” kavramı (yani “haklar, bireye değil topluma aittir, ortaklaşa kullanılır” kavramı) hakların belli insanlara ait olduğunu söyler, diğerlerinin böyle bir hakkı yoktur.

Haklar, uygun toplumsal ilişkileri tanımlayabilmek için kullanılan ahlaki ilkelerdir. İnsanın yaşamak için yaşamak (yani iş yapmak, doğru hedefleri seçmek ve onlara ulaşmak) için ahlaki kurallara ihtiyacı olduğu gibi, toplumun da (yani insan topluluğunun da) insan doğasına uygun ve yaşamını devam ettirmesi için ihtiyaçlarına uygun bir sosyal sistem düzenlemeye ihtiyacı vardır.

İnsanın gerçeği görmezden gelip, sadece arzusu peşinde koşarak kendisini yok olmaya götürmesi gibi, toplumlar da gerçeği yok sayarak, üyeleri veya liderlerinin hevesleri ile yönetilen sistemler oluşturabilir. Ama böyle bir toplum da kaba gücün yönetimi ve kendini yok olmaya götürecek bir gelecekten başka bir şeye sahip olamaz.
       Ahlak alanında subjektivizm ne ise, siyaset alanında da kolektivizm odur. Nasıl “ben ne yapıyorsam doğrudur, çünkü onu ben istiyorum” demek, ahlaki bir ilke değil, ahlakın reddi ise, aynı şekilde “toplumun yaptığı herşey doğrudur, çünkü buna toplum karar vermiştir” demek, ahlaki bir ilke değil, ahlaki ilkelerin reddi, toplumsal meselelerde ahlakın dışarıda bırakılmasıdır.
       “Yapmaya gücü olan”la, “yapmaya hakkı olan” karşı karşıya geldiğinde “yapmaya gücü olanın” sahip olduğu kaba güç, yok etmeye yönelik kuvvet, delirmiş gibi sağa sola koşan hayvanın gücüdür.
       Ve günümüz entellektüellerin amacı tam da budur. Onların bütün görüşlerinin temelinde birey haklarının topluma devri yatmaktadır.Bunun da anlamı “birey hakları” yerine “insan kalabalığının hakları”nı yerleştirmektir.
       Haklara sadece birey sahip olabileceği için “birey hakları” lafı aynı lafın gereksiz tekrarıdır, ancak “ortaklaşa haklar” kavramı kendi içinde çelişki içerir.
       Herhangi bir topluluk veya grup, küçük veya büyük, bireylerden oluşur. Grup, içindeki bireylerin haklarından başka haklara sahip olamaz. Özgür bir toplumda grubun sahip olduğu haklar, grup üyesi bireylerin, isteğe bağlı, kendi bireysel seçimleri sonucunda ve anlaşma altına alınmış bir hak devri olacaktır.
       Her meşru grup, üyelerinin özgür katılımı ve serbest alış-veriş hakları üzerine kurulur (“meşru”dan kasıt, suç işlemek amacı ile kurulmamış, kimsenin katılmaya zorlanmadığı bir grup oluşumu kastedilmektedir).
       
İLİŞKİLER ZİNCİRİNDE BİREY HAKLARI
       Örneğin ticari bir birliğin “hak”kı, üyelerinin haklarının (yatırım yapma, işçi alma ve üretimi sağlama, ürünlerini satma, o ürünleri müşterilerin alma veya almama hakları vb.) sonucundan kaynaklanmaktadır.
       Karşılıklı anlaşmaya bağlı bu ilişkiler zincirinin her halkasında bireyin hakları, seçimleri, anlaşmaları yatmaktadır. Bütün anlaşmalar, sınırlı, tanımlı ve belli şartlara bağlıdır, yani karşılıklı menfaatler ilişkisi üzerine kurulmuştur.
       Özgür toplumda, ortaklıklar, ticari amaçlı kuruluşlar, mesleki kuruluşlar, sendikalar (gönüllü olarak kurulanları) siyasi partiler ve benzerleri hep bu tür meşru gruplar veya birliklerdir. Avukat, ticari satış temsilcisi, sendika delegesi gibi kişilerle yapılan bütün anlaşmalar da bireyin hakkını, kendisini savunması, koruması için kendi isteğine bağlı, tanımlı ve belli bir süre için geçerli devretmesidir.
       Ama bir grubun böyle bir hakkı yoktur. Kişi bir gruba girerek yeni haklar elde edemez veya haklarını kaybedemez. Birey hakkı ilkesi bütün grup ve ortaklaşa hareket eden birlikteliklerin ahlaki temeli olmalıdır.
       Bu ilkeyi kabul etmeyen bir grup, birlik değil, çete veya ayaktakımı kalabalığıdır.
       Birey haklarını tanımayan grupların eylemleri, çete yönetimleri ve yasal linç doktrinleridir.
       
SAYISAL ÜSTÜNLÜĞE BAĞLI HAK YOK
       “Ortaklaşa haklar” kavramı (yani “haklar, bireye değil topluma aittir, ortaklaşa kullanılır” kavramı) hakların belli insanlara ait olduğunu söyler, diğerlerinin böyle bir hakkı yoktur. O bazı insanlar, diğerlerinin haklarını istediği gibi kullanabilir ve böyle ayrıcalıklı bir mevki sahibi olmanın yolu da sayısal üstünlüklerden oluşur.
       Böyle bir öğretinin gerekçesini hiçbir şey ya da hiç kimse haklı çıkartamaz veya onaylayamaz. Kendisinin de temelini oluşturan altruist ahlak öğretisine benzer şekilde, bu öğreti de mistisizm üzerine kurulmuştur; ya eski tip mistisizm, ya doğa üstü fermanlara dayanan inanç (Tanrı’nın yer yüzündeki gölgesi padişah, Tanrı’nın oğlu firavun veya kralın “kutsal” hakları gibi) ya da modern kolektivistlerin toplumu süper-organizma olarak gören toplumsal üstünlük (üyelerinin toplamından daha fazla ve daha üstün doğa üstü bir varlık).
       Ulus, diğer gruplar gibi, bireylerden oluşur ve üyelerinin (yani vatandaşlarının) sahip olduklarından daha fazla bir hakka sahip değildir. Özgür bir ulus - yani vatandaşların bireysel haklarını, tanıyan, saygı gösteren ve koruyan bir ulus - toprak bütünlüğü, toplumsal bir sistem kurma ve yönetme hakkına sahiptir.
       Böyle bir ulusun sahip olduğu hükümet, hükümdar değil, vatandaşlarının hizmetlisi ve haklarını koruyan menajerleridir. Vatandaşları tarafından kendisine verilmiş tanımlı, sınırlı bir görevi (yani kendini savunma hakkında temellenen fiziksel güçten korunma) yerine getirme hakkından başka bir hakkı yoktur.
       Özgür bir ulusun vatandaşları gidişat veya kendi haklarının uygulanması konusunda fikir ayrılığına düşebilir ama uygulanması gereken temel bir ilke konusunda fikir birliği içindedirler: birey hakları ilkesi.
       
ANAYASA VE POLİTİK GÜCÜN SINIRLANMASI
       Eğer bir ülkenin anayasası, birey haklarını kamu yetkililerinin uzanamayacağı bir yere koyarsa, politik güç çevresi sınırlandırılmış olur ve böylece vatandaşlar bu sınırlandırılmış çevrede, oy çoğunluğu ile alınmış kararlara uyarak daha güvenli ve uygun bir hayat yaşayabilirler.
       Ancak böyle bir ulusun (vatandaşlarının birey haklarından gelen) egemenlik hakkı ve bu hakkın diğer uluslarca da tanınmayı isteme hakkı vardır.
       Ama bu hakka diktatörlükler, vahşi kabileler veya baskıcı zorba hükümdarlar sahip çıkamaz. Kendi vatandaşının haklarını ihlal eden bir ulus da, böyle bir hak talep edemez. Haklar konusunda - bütün ahlaki konularda olduğu gibi - çifte standart olamaz. Kaba güçle yönetilen bir ulus, ulus değil sürüdür.
       Ne coğrafi koşullar, ne ırk özelliği, ne gelenek-görenek ne de “ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar” gerekçeleri bazı insanlara, diğerlerinin haklarını gaspetme yetkisi vermez.
       Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sadece özgür uluslar ve özgürlük arayan uluslar için geçerlidir. Nasıl bireyin kendi yaşamı için uygun hareket etme hakkı, suç işlemesine (ki bu başkasının haklarının ihlalidir) izin vermiyorsa, ulusların da kendi yönetimlerini kurma hakkı köle toplum yaratma hakkını içermez. “Başkasını köle yapma hakkı” diye bir hak yoktur. Nasıl bir insan cani olabiliyorsa, bir ulus da bunu gerçekleştirebilir ama ikisinin de buna hakkı yoktur.
       
HAKLAR OYLAMAYA AÇIK DEĞİL
       Birey hakları oylamaya açık haklar değildir. Çoğunluk, azınlığın haklarını seçim yolu ile elinden alma hakkına sahip değildir.Hakların siyasi işlevi azınlığın haklarını çoğunluğun baskısından korumaktır ve en küçük azınlık da bireyin kendisidir.
       Köle bir toplum, ister işgal edilmek yolu ile köleleştirilmiş isterse de köleliği kendi seçmiş olsun, ulusal hak iddiasında bulunamaz ve bu “hak”kının diğer medeni uluslar tarafından tanınmasını isteyemez. Aynı, grup içinde oy birliği ile karar verildiği gerekçesinden yola çıkarak bir suç çetesinin “hak”larının tanınması ve siyasi parti veya öğretim kurumu ile aynı yasal haklara sahip olmayı talep edemeyeceği gibi.
       Diktatörlük altında yaşayan uluslar kanun dışıdır. Ve özgür bir toplumun, bu tip toplumları barındıran ülkeleri işgal etme hakkı vardır. Bunu yapıp yapmamaya karar vermesi sadece kendi çıkarları içindir, o ulusu yöneten diktatörlerin olmayan “hak”larına saygı sebebi ile değil… Özgür ulusların kendilerini feda ederek o ulusları kurtarmaları bir görev değildir, bunu yapmaya hakları vardır ama bu hakkı kullanıp kullanmayacakları veya kullanacaklarsa bunun ne zaman olacağı tamamen kendi seçimlerine bağlıdır.
       Yine de bu hak şartlara bağlıdır. Nasıl bir suçu önlemek için polisin suç işleme hakkı yoksa, bir diktatörlüğü yıkıp ülkeyi işgal ederek yeni bir köle ulus yaratma hakkı gibi bir hak da yoktur.
       Köle bir ülkenin ulusal hakları yoktur ama bu toplumlardaki vatandaşların birey hakları, tanınmıyor olsa bile, hala geçerlidir ve diktatörün bu hakları ihlal etmeye hakkı yoktur.Bu sebeple köleleştirilmiş bir ülkenin işgali, ancak işgal edenler birey haklarının tanındığı özgür bir toplum kurabilirse haklı görülebilir.
       
İŞGAL AHLAKİ AÇIDAN DOĞRU MU?
       Günümüzde tamamen özgür bir ulus olmadığı, “özgür dünya” olarak adlandırılan kesim “karma ekonominin” çeşitli varyantlarından oluştuğu için, şöyle bir soru akla geliyor: Herhangi bir ülkenin bir başka ülkeyi bu anlamda işgali, ahlaki açıdan doğru mudur? Yanıt: Hayır.
       Birey haklarını tanıyan ancak bunu tam olarak gerçekleştiremeyen bir ülke ile bu hakları tanımayan hatta açık açık bu tip haklarla dalga geçen ülkeler arasında fark vardır. Bütün “karma ekonomi”ye sahip ülkeler özgür topluma ulaşma veya diktatörlüğe geçişin ön aşamasındadır.
       Bir ülkenin tartışma götürmez bir şekilde diktatörlük altında olduğunun 4 belirtisi vardır: Tek parti yönetimi - mahkemesiz veya göstermelik mahkemelerle yargılanma - özel mülkiyetin kamulaştırılması ve devlet tarafından istimlak - ve sansür mekanizması.
       Bu suçları işleyen ülkeler her türlü ahlaki ayrıcalıklarını, ulusal hak ve egemenliklerini kaybeder ve kanun dışı hale gelir. Sevgi, saygı, son pişmanlığın fayda ettiği bir Türkiye.