|
09 Şubat 2002
|
||
|
||
| Bu Satırların Yazarı (BSY)’nın annesi yıllarca oğullarının kafalarına şu veciz sözü sokmaya çalıştı. “Hem çörek tek olsun, hem karın tok olsun, bu ikisi birden olmaz”. Büyük bir ihtimalle bir Balkan Türkleri atasözü. Ancak atasözü değil de kendisinin dünyaya bakış açısı ve vizyoner görüşü ise BSY annesini bir kez daha takdir ediyor. Gerçi BSY, annesinin günlük kullanımda söylediği diğer laflara da bir felsefî anlam yüklemeye çalışmıştır. |
|
Örneğin annesinin evi, bodrum katta ve pencere tarafında insanların
bellerine kadar görebileceğimiz bir apartman dairesiydi. Evde otururken
sokaktan geçen insanların dönüp pencereden içeriye bakmaları, çocukları
rahatsız ederken, anne “onlar kendilerini seyrediyor” derdi. BSY yıllarca
bunun veciz bir anlamı olduğunu sandı ve “seyreden, kendini seyreder”, “kişi
başkasına bakarak kendi içine doğru bir yolculuğa çıkar”, “kişi başkasında
kendini arar” gibi anlam yüklü çıkarımlar bulmaya çalıştı. Sonunda bir gün
anladı ki aslında anlatılmak istenen şey “Onlar içeriyi değil, camda kendi
yansımalarını seyrediyor”du. Neyse geç de olsa anlamış olmak güzel bir şey. İTİRAFLAR VE SEVGİLİLER GÜNÜ En azından bu itiraf, geçenlerde itiraf.com’da yayınlanan itiraf kadar vahim değil: 16 yaşıma kadar eczanelerdeki, “ağrısız kulak delinir” yazısını bir atasözü sanıyordum. üstelik kendi kendime, bu sözün anlamına dair bir yorum bile yapmıştım. olsa olsa, “sakınan göze çöp batar” gibi bir anlamı olmalıydı. bir gün yolda yürürken yine o yazıyı gördüm ve beynimde bir kıvılcım çaktı. işte o an ne kadar salak olduğumu anladım. BSY’nin bir arkadaşının da yıllarca “dünyada yardan tatlı var m’ola” türküsünü “evet dünyada yardan tatlı birşey var, o da şehirlerarası otobüslerin yolda verdikleri mola” anlamında dinlediğini de araya sıkıştırmak lazım. (Bu arada “yar” sözcüğünün Türkçe’de niye hem sevgili, hem de uçurum anlamına geldiğininin de yaklaşan Sevgililer Günü’nde bir daha irdelenmesi gerekiyor.) Konu çok dağıldı ve gitmemesi gereken yerlere gitti. Sonuç olarak 1923 doğumlu Balkan muhaciri bir kadının laflarında yankı bulan “Hem çöreği yememiş ol, hem de karnın doymuş olsun, ikisi birden olmaz” anlamına gelen veciz sözleri bu yazının konusunun önemli bir bölümünü oluşturacak. Rasyonel objektivist ilke, şunu sav olarak ileri sürer: Rasyonel insanlar arasında hiç bir çıkar çatışması yoktur. Bu sava hemen şu soru ile karşılık verilir: “Örneğin aynı iş için başvurmuş iki insanı düşünün. Sadece biri işe alınacaksa bu bir çıkar çatışması değil midir?Bu durumdan birinin faydalanması diğerinin feda edilmesi adına gerçekleşmeyecek midir?” DÖRT İLİŞKİYE DİKKAT Bir insanın çıkarları konusunda gözönüne alınması gereken dört ilişki vardır.Bu dört ilişki de bu ve benzeri sorularda ya görmezliğe gelinmiş ya da çevresinden dolanmak için kaçamak yollar aranmıştır: GERÇEKLİK “Çıkar” terimi ahlak biliminde çok geniş bir soyut alanı kapsar.İnsanın değerleri, arzuları, hedefleri ve gerçek ortamda bunlara erişmesini içerir. Çıkarlar, peşinde koşulan hedeflere, bu hedefler arzulara, bu arzular da değerlere bağlıdır. Rasyonel bir insan için değerleri kendi aklının vereceği hükümlere bağlıdır. Arzular (veya duygular veya hisler veya istekler) kavrayış araçları değildir. Arzu, bir değerin geçerli standardı ya da kişinin çıkarlarının geçerli bir kıstası da değildir. İnsanın bir şeyi istiyor olması ona ulaşmasının kendi çıkarına olmasını gerektirmez. Sadece öznel bir bakış açısı bir arzusunun yerine getirilmediği zaman çıkarlarının feda edilmiş olduğunu öne sürebilir. Bu bakış açısında kişinin isteğinin gerçeklikle çakışıp çakışmadığına bakmadan, peşinde koşuyor olmasını doğru, ahlaki ve mümkün görülür. Bu, varoluşun irrasyonel veya mistik bir bakış açısıdır. Bu bakış açısında artık başka şeyleri gözönüne almaya gerek yoktur. Rasyonel kişi hedeflerini seçerken, istek ve duygularının değil, düşüncesinin rehberliğinde hareket eder. Arzularını vazgeçilmez öncelikler olarak görmez. Eylemlerinin temeli olarak “çünkü öyle istiyorum” veya “öyle olsa daha çok hoşuma gidecek” gibi gerekçelerini yeterli sebep olarak görmez. “İstiyorum çünkü doğrusu bu” diyebilecek durumuna gelmeden hareket etmez. Aristo’nun 2300 yıl önce ortaya koyduğu bir kural var A=A… Eğer A’ya A’dan başka bir değer vermeye çalışır veya A’nın A olduğu görmezlikten gelmeye çalışırsanız doğa kanunları ve gerçeklik sizin yanlışlığınızı her zaman ortaya çıkartır. Örneğin “yağmur ıslatmaz” demek sizin yağmurdan ıslanmamanızı sağlamaz…”Güneş ısıtmaz” diyerek yaz günü giydiğiniz kazağa, vücudunuz isyan edecektir. İşte rasyonel insanın kendi çıkarlarını belirleme sürecinde en üstün kuralı, bu kuraldır. Aksinin olanaksız olduğunu, gerçek hayatta zıttına ulaşılamayacağını ve olanaksızlığına rağmen ona ulaşmaya çalışmanın nihai tahlilde felaket ve yıkıma yol açacağını bilir. (Kazağı çıkartmamakta ısrar etmek kişiyi ölüme kadar götürebilir) Sadece bir irrasyonalist (mistik veya subjektivist yani insanın değer standardı olarak inanç, duygu ve istekleri gören biri) “çıkar”lar arasında sürekli bir çatışma görür. Kaynak gösterdiği çıkarlar sadece başkaları ile değil kendi içinde de çatışır. Hem karnını doyurup hem de çöreğe dokunmamış olmayı sağlayamayacak bir hayatın kendisini tuzağa düşürdüğü konusunda şikayetlerini keşfetmek zor değildir.Ve bu sorun bir çörek örneğinden başlayıp bütün bir evreni kaplayabilir. Eğer insanın bu şikayeti, çıkarların gerçekle çatışması seviyesine yükseltilirse, o zaman “çıkar” kavramı anlamını kaybeder.Bu durumda artık bu kişinin problemi felsefî değil psikolojiktir. İÇİNDE BULUNULAN ŞARTLAR Rasyonel bir insan herhangi bir isteği, içinde bulunduğu durumun dışında kabul etmez.Yani bunu bilgisi ile ilişkilendirmeden ve olası çatışmaları çözmeden düşünemez.Yani bu içinde bulunduğu bu şartlardan kendi istek ve arzularını soyutlamaz. İçinde bulunulan şartları görmezliğe gelmek psikolojinin önemli araçlarından biridir.Kişinin arzuları ile bağlantılı olarak bu görmezden gelmenin iki yolu vardır:etki alanı ve kullanılan araçlar. Rasyonel insan, çıkarlarını yaşamboyu olarak düşünür ve hedeflerini buna göre seçer. Tabi bu, herşeyi bilen, şaşmaz veya gözle görülemeyen şeyleri bile görür anlamına gelmez. Hayatını kısa dönemler halinde yaşamadığı, bir anı bir anına uymayan bir serseri mayın gibi olmadığı anlamına gelir.Herhangi bir zamanı, hayatının diğer anlarının dışında düşünmez.Kısa vadeli çıkarları ile uzun vadeli çıkarlarının çatışma veya zıtlaşma içinde olmamasını sağlar.Yarının değerlerini ortadan kaldıracak bugünün arzuları peşinde koşmaz. Issız bir ada yerine toplum içinde yaşıyor olması, insanı kendi hayatı konusundaki sorumluluğundan kurtarmaz.Aradaki fark, hayatını kendi yarattığı ürün ve hizmetleri başkalarının yarattığı ürün ve hizmetlerle değiş tokuş ederek sürdürmesindedir.Ve bu değiş tokuş sürecinde, rasyonel bir insan kendi çabasının hakettiğinden daha az veya daha çoğuna razı olmaz. Açık ve serbest bir alış veriş sürecinde rasyonel insan, başkalarının merhametine, teveccühüne veya önyargılarına değil kendi çabasının karşılığına göre hedeflerini belirler. Bu da doğrudan kendi ürettiği değerli ürün, dolaylı yoldan da yarattığı ürünün başkaları tarafından objektif olarak değerlendirilmesidir. Bu anlamda rasyonel insan kendi gayreti ile elde edemeyeceği bir arzunun peşinden koşmaz. Haketmediği bir şeyi arzulamaz. Başka insanların da işbirliğini gerektiren bir hedef belirlemiş olduğu durumlarda sadece ikna kabiliyeti ve karşısındakinin kendi isteği ile iştirakine güvenir. Tabii ki diğerlerinin irrasyonel, aptalca veya aldatıcı isteklerini karşılamak ve onları kendi safına çekmek için kendi standartları ve yargılarının çarpıtılmasına, bozulmasına izin vermez. Uğraşı verdiği alanlarda hiç bir zaman içinde bulunduğu şartları gözardı etmediği için, bu savaşın da kendi çıkarı olduğunu bilir, çünkü bu savaşın geçtiği özgür ortam da onun çıkarınadır.Uzun dönemli yaşar ve yargılar.Hedeflerine erişmek için hangi şartların gerekli olduğunu bilmesi konusundaki sorumluluğunu hiçbir zaman unutmaz. SORUMLULUK. Bu, çoğu insanın görmezden geldiği entellektüel sorumluluktur. Hayattaki hayal kırıklıkları ve yenilgilerin en büyük nedeni de bu görmezden gelme eylemidir. Çoğu insan içinde bulunduğu durumu düşünmeden ister. Sadece “keşke…” deyip orada durur ve geri kalanını bilinmeyen bir gücün yapmasını bekler. Görmezliğe gelmeye çalıştıkları şey, sosyal dünyanın yargılanmasındaki sorumluluktur. Dünyayı kendilerine verildiği gibi kabul ederler. Yaklaşımlarındaki en temel belirleyici “Benim yaratmadığım bir dünya…” fikridir. Hiç yargılamaya kalkmadan kendilerini ona uyumlu hale getirmeye çalışırlar. Ve o bilinmeyen her kimse, dünyayı yaratmış olanların, anlaşılmaz isteklerine hiç bir eleştiri getirmeden uymaya çalışırlar. Ancak tevazu ve haddini bilmezlik aynı psikolojik madalyanın iki yüzüdür. Bu anlamda kendini efendilerinin merhametine bırakmakla, başkalarını kendi köleleri olarak görmek arasında bir fark yoktur. Ayn Rand’ın metafizik tevazu olarak adlandırdığı kavram çeşitli örneklerde kendini gösterir. Örneğin zengin olmak isteyen ama bunun için gerekli araç, şart ve eylemlerin neler olabileceği konusunda düşünmeyen biri.. O kim ki bunu yargılayacak, kendi yaratmadığı ve kuralları kendisinin belirlemediği bir dünya ve kimse ona yardım etmiyor ki zaten? Örneğin sevilmek isteyen ancak sevginin nasıl elde edilebileceğini, ne değerler gerektirdiğini, sahip olduğu erdemlerin buna yeterli olup olmadığını düşünmeyen bir hanım kızımız. Aşk açıklanamayan bir lütuftur, o sadece ister. Birisi bu lütufları dağıtırken kendi payına düşen kısmı ona vermemiştir. Örneğin çocuklarının kendilerini yeteri kadar sevmediğini düşünen anne-baba… Çocuklarının değer ve hedefleri konusunda herşeyi görmezden gelip, ikisi arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışmadan hatta anlamaya bile çalışmadan sevgi ister. Kendilerinin yaratmadığı ve sorgulamadıkları dünya onlara çocukların anne-baba sevgisinin otomatik olduğunu öğretmiştir. Onların birşey yapmasına gerek yoktur. Örneğin iş isteyen ancak o işin gerektirdiği nitelik ve şartlar konusunda düşünmeyen biri… O kim ki bu dünyayı yargılayacak?Bu dünyayı o kurmadı ki?Birileri ona bir yaşam borçlu. Niye?Nasıl?…Öyle işte… Kendisi de Afyon’lu olan Bayındırlık Bakanı, Sultandağı depreminde evlerine sigorta yaptırmamış olanlara da deprem tazminatı ödenmesi için çalışıyor. Bunun bedelini kim ödeyecek? Bakan bey şöyle düşünüyor: “Bana ne, bu benim problemim değil ki, parayı başkası düşünsün, bir yerden ödensin”. İşte “sosyal reformlar”, “refah devleti”, “destekleme alım fiyatları”, “oy avcılığı” gibi ülkeleri ve dünyayı mahvolmaya götüren eylemlerin arkasında yatan psikoloji budur. “Kişinin kendi çıkarları ve hayatı için sorumluluğu” kavramını bir kenara bırakırsanız, başkalarının çıkarını düşünme sorumluluğunu da bir kenara bırakmış olursunuz. Bedel ödeme konusunda kim “birisi” ödesin diyorsa bu aslında “bir yolla yapılsın işte” demek istiyordur.Bu da metafizik asalağın “metafizik tevazu”yu kullanarak diğer insanları sömürme şeklidir. GAYRET Rasyonel insan hedeflerine kendi çabaları ile ulaşması gerektiğini bilir.Herhangi bir yerde dağıtılmayı bekleyen bir servet, iş olanağı veya herhangi bir değer olmadığını bilir. Yarattığı bütün değerlerin bir başkasının kaybı anlamına gelmediğini, kazandığı birşeyin başkasının kaybı olması gerekmediğini bilir. Bu sebepten hak etmediği bir şeyi istemez ve kendi çıkarlarını da başkasının merhametine bırakmaz.Bir müşteriye ihtiyacı olabilir ama bu ille de belli bir kişi değildir, bir işe ihtiyacı olabilir ama bu ille de belli bir iş değildir. Rekabetle karşılaşırsa ya bunu kabul eder ya da başka bir alan doğru yönelir. Hiçbir iş ortamı yoktur ki, daha iyi, becerikli bir performans farkedilmesin, takdir edilmesin. Sadece “metafizik tevazu” okulunun asalak temsilcileri rekabeti bir tehdit olarak görür.Çünkü bir terfiyi hak ettiren kişisel yetenek kendilerinde olan birşey değildir. Rasyonel insan hayatını “şans”veya lütufa bırakmaz.Rekabet ortamında “sadece şans” veya tek bir kerelik fırsat diye birşey yoktur.Hiç bir hedef veya değeri yerine başkası konulamaz gibi görmez.Yerine konulmayacak tek şey insanlardır - sadece sevdiği insanlar. Sevgi konusunda da aslında çıkar çatışması diye bir şey olamayacağını bilir. Herhangi başka bir değer gibi, sevgi de paylaşılmayı bekleyen belli bir miktarda bulunmaz. SEVGİ SINIRSIZ AMA HAKEDİLMELİ Sevgi, sınırsız miktardadır ancak hak edilmesi gerekir. Bir arkadaşa veya aile üyelerine duyulan sevgi, bir başkası için tehdit değildir. Sevginin en özel durumu romantik aşk bile bir rekabet meselesi değildir. Aynı kişiyi seven iki aşık arasında dahi, kadının birine karşı hissettikleri ötekinden çalınmış şeyler değildir. Eğer kadın birini seçiyorsa “kaybeden”, “kazananın” hakederek aldığına zaten başından beri sahip değil demektir. Sadece irrasyonel, duyguları ile hareket eden kişiler için aşk, değer standartlarından ayrıştırılmış, tesadüfi, körlemesine yapılan seçimlerle süregiden bir olaydır. Ancak bu durumda kazanan da fazla bir şey kazanmayacaktır. Duyguların hükümranlığında ne aşk ne de başka bir duygunun bir anlamı yoktur. Demek ki, toparlamak gerekirse, rasyonel insanın çıkara bakış açısından 4 ana ilişki vardır. Şimdi başta sorulan, aynı işe başvuran iki kişi sorusuna geri dönülürse, bu ana ilişkiler şöyle örneklendirilebilir: Aslında, yukarıda yapılan bütün bu söylenenler sadece rasyonel insanlar ve serbest rekabetin geçerli olduğu bir toplumda uygulanabilir. Serbest rekabetin olduğu özgürlükçü bir toplumda irrasyonellerle uğraşılmak zorunda kalınmaz. Kişi, onları görmezlikten gelme seçeneğine sahiptir. Özgürlükçü olmayan bir toplumda çıkarların peşinde koşmak mümkün değildir. Yavaş yavaş ve genel bir yıkımdan başka bir şey mümkün değildir. Sevgi, saygı, “dünayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey” diyen bir Türkiye. |