|
07 Nisan 2002
|
|||
|
|||
| İnsan, özgür toplumu -yani kapitalizmi- destekliyorsa böyle bir toplumun vazgeçilmez temelinin birey hakları ilkesi olduğu gerçeğini görmelidir.Eğer o insan birey haklarını savunmak istiyorsa, bunu sağlayacak ve koruyacak tek sistemin kapitalizm olduğu gerçeğini de görmelidir. Ve bu insan, özgürlükle, günümüz entellektüellerinin amaçları konusundaki bağlantıyı ölçmek istiyorsa, işe muhafazakarlar olarak tanımlanan kesimin birey haklarını nasıl kaçamak yollarla, çarpıttığı, saptırdığı gerçeğinden yola çıkarak başlayabilir. |
|
“Hak”
ahlaki bir kavramdır - öyle bir kavram ki, kişinin eylemlerinin yönlendiren
ilkelerinin, diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyen ilkeleri arasında
tutarlı geçişini sağlar - öyle bir kavram ki, toplumsal bağlamda bireyin
erdemlerini korur ve muhafaza eder, bireyin ahlaki kuralları ile toplumun
yasal kuralları arasında, yani ahlakla siyaset arasında bağ kurar. Birey
hakları, toplumu ahlaki kurallara tabi tutmak için kullanılacak araçlardır. SİSTEM AHLAKİ KURALLAR ÜZERİNE KURULU Bütün siyasi sistemler, bir takım ahlaki kurallar üzerinde kurulu. İnsanlığın tarihindeki egemen ahlaki kurallar, hep altruist- kolektivist öğretilerin türevleri olmuştur. Bu öğretiler bireyi daha üst bir otoriteye (ya mistik ya da toplumsal) tabi tutmuştur. Ve bunun sonucu olarak siyasi sistemlerin çoğu zorba hükümdarların tahakkümünden oluşmuştur. Zorbalık ve zalimlikleri ilke olarak aynıdır ama ülkedeki gelenekler, karmaşa ortamının, kanlı çatışmaların yoğunluğu veya dönemine göre farklılık gösterebilir. Bütün bu tarz sistemlerde ahlak sadece kişiye uygulanabilir, topluma değil. Bu sistemler toplumu, ahlaki kuralların dışına, bu ahlaki kuralların ete kemiğe bürünmüş hali, kaynağı ve yorumlayıcısı olarak yerleştirir ve insanın bu dünyadaki görevini kendini toplumsal bir görev olarak ona adaması, fedakarlığı olarak görür. Halbuki “toplum” diye bir varlık olmadığı, toplum bireylerin bir araya gelmesinden oluştuğu için bu durumun pratiğe yansıması, toplumu yöneten kesimlerin bu ahlaki kanunlardan muaf tutulması, sadece geleneksel örf ve adetlere tabi olmaları, mutlak gücü ellerinde tutarak, hoşgörüsüz ve kesin bir itaat istemeleridir. Üstü örtük olarak söylenen ilke şudur: “Toplum (veya kabile, veya ırk, veya ulus) için iyi olan, iyidir, ve hükümdarın iradesi onun yeryüzündeki sesidir” AHLAK KURALLARINA TABİ OLMA Bu, altruist-kolektivist ahlakın türevleri olan mistik veya toplumsal bütün devletçi sistemler için geçerliydi. “Halife-padişah veya firavun Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir”, “halkın sesi, hakkın sesidir” düşünceleri hep bu tip sistemlere örneklerdir. Bu tip politik sistemlerde toplum, ahlak kurallarının üzerinde, herşeyi yapabilecek güçtedir ve bu sebeple ahlak dışıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya verdiği en önemli örnek toplumun, ahlak kurallarına tabi olması zorunluluğuna ulaşmış olmasıdır. Bireyin hakları prensibi, ahlakın toplumsal sisteme uzantısı olarak, devlet gücünün kısıtlanması, bireyin haklarının ortaklaşa kaba güce karşı korunma altına alınması, “yapmaya gücü olma” durumunun “yapmaya hakkı olma” durumuna tabi olmasıdır.Bu anlamda ABD, tarihteki ilk ahlaklı toplumdur.(BSY, sırf gelecek bazı tepki mesajlarını en başından önlemek için parantez açmayı uygun görüyor.Cümlede “ahlaklı devlet” denmiyor, “ahlaklı toplum” deniyor, niye böyle dendiği konusunda da tepki göstermeden önce bir kaç satır daha okunmasının faydalı olacağını belirtiyor) Daha önceki bütün sistemler insana, diğerleri için fedakarlık aracı ve toplumu da nihai hedef gözü ile bakıyordu.ABD insanı, kendisinin hedef olarak saydı ve toplumu bireylerin barışçı, düzenli ve isteğe bağlı olarak bir araya gelmesi olarak gördü.Daha önceki bütün sistemler: Amerika Birleşik Devletleri ise, “Hak”, insanın toplumsal çerçevede eylem özgürlüğünü tanımlayan ve onaylayan bir ahlaki ilkedir. Sadece bir tek temel hak vardır: İnsanın kendi hayatı üzerindeki hakkı (bütün diğer haklar bu hakkın neticesi veya semeresidir) Hayat, kendi kendini geçindiren ve kendi kendini hareket geçiren bir süreçtir; yaşam hakkı bu sürece yönelik haktır. Bunun anlamı: rasyonel varlık olarak, yaşamının desteklenmesi, daha iyi hale getirilmesi ve mutluluğa ulaşması için özgür olması için gerekli eylemleri yerine getirme hakkı. Yaşam hakkı, bütün hakların kaynağıdır ve sahip olma (mülkiyet) hakkı bunun tek uygulama alanıdır. Sahip olma hakkı olmadan diğer haklar mümkün değildir. Kişi kendi çabası ile yaşamını sürdüreceği için, kendi emeği ile ürettiği değere sahip değilse, yaşamını sürdürecek araçlara da sahip değil demektir. İnsanın ürettiği şeylerin kullanımı, dağıtımı başkalarının tasarrufunda ise, bu köleliktir. Birey hakları kavramı, insanlık tarihinde o kadar yenidir ki, insanın kendisi dahi bunu yeterince kavrayabilmiş değildir. Mistik veya toplumsal teorilere göre insanın sahip olduğu haklar ya Tanrı’nın ya da toplumun bir armağanıdır. Oysa ki hakların kaynağı insanın doğasıdır. HAKLARIN İHLALİ Birey hakkının ihlali, kişinin yargısına aykırı hareket etmeye zorlanması ve değerlerinden mahrum edilmesidir. Temelde bunu yapanın tek yolu vardır: Fiziksel güç kullanımı. Bireyin hakkını ihlal edecek iki potansiyel aday var: Caniler ve devlet. ABD’nin büyük başarısı bu ikisi arasına sınır çekmek olmuştur: birincilerin yapacağı eylemlerin yasal şeklini ikinciye de yasaklamak. Bağımsızlık Bildirgesi’nin kaleme eldiği ilke şu idi: “Bu hakları güvence altına almak için, insanlar aralarında bir hükümet oluşturur.” Bu madde hükümetin tek geçerli gerekçesi ve doğru amacıdır: Kişiyi fiziksel baskıya karşı koruyarak, birey haklarını güvence altına almak Böylece devletin görevi, hükmeden devletten, hizmet eden devlete dönüştürüldü. (Turgut Özal’lı yıllarda “hizmet eden devlet” konusunda çok konuşuldu, yazıldı ancak onun ölümünden sonra gene “kutsal devlet”, “derin devlet”, “millet, devlet için” günlerine geri dönüldü.Artık “bu devlet benim verdiğim vergilerle ve bana hizmet için ayakta duruyor, hizmeti doğru alamıyorsam, varlık gerekçesini de sorgulamalıyım” lafları pek telaffuz edilmiyor) Haklar Yasası, özel vatandaşlara yönelik değil hükümete karşı çıkartılmış ve böylece birey haklarının her türlü kamu veya toplumsal gücün üstünde olduğunun açık bir bildirisi olmuştur. Bunun sonucu, şu anda ABD’nin en çok yaklaştığı, medeni toplumu oluşturacak kalıp ortaya konmuştur. Medeni toplum, insanlar arası ilişkilerde fiziksel güç kullanımın yasaklandığı ve devletin bir polis gibi davranarak elindeki fiziksel gücü sadece karşılık vermek amacı ile ve sadece fiziksel güç kullananlara karşı harekete geçirmesinin sağlandığı bir toplumdur. ABD’nin iç çelişkisi de gene altruist-kolektivist ahlaktır. Altruizm, özgürlük, kapitalizm ve birey hakları ile bir arada yaşayamaz.Belli değer, kişi, kurum için kurban olmakla, kendisi için mutluluğu arama eylemi bir arada bulunamaz. ÖZGÜR TOPLUMUN YARATICISI Özgür toplumun doğumunu sağlayan birey haklarıdır. Ve bu özgürlüğü yok etmenin yolu da gene birey haklarını yok etmeye başlamaktan geçer. Kolektivist bir diktatör ülkenin maddi ve manevi değerlerini ve ahlakını istimlak etmekte tereddüt etmez. Bunu gerçekleştirmenin yolu da iç-yozlaşma sürecinden geçer. Bunun maddi anlamda karşılığı ülkenin servetini enflasyonla yağmalamaktır, böylece enflasyon süreci sayesinde bireysel hak zenginliğine saldırı başlamış olur. Bu sayede daha kötü krizlerin yaşanacağı haberleri verilerek, vergiler ve zamlar yolu ile kişilerin ekonomik zenginlikleri ellerinden alınır ve nihayetinde verginin ödenemediği durumlarda da çalışma kampları ile tam bir köleleştirme süreci tamamlanmış olur. Bütün parti programları yapmayı taahhüt ettiği şeylerin, insanların hakkı olduğunu söyler: Burada sadece şöyle bir sorunun sorulması bütün bu “hak”ları daha anlaşılır hale getirecek: Bu haklar kimin cebinden sağlanacak? Ev, iş, giyecek, yiyecek, dinlenme, sağlık faturalarının karşılanması gibi şeyler doğada yetişmiyor. Bunlar insanlar tarafından üretilen şeyler.Peki o zaman bunları kim sağlayacak? Eğer bazı insanlar, diğer insanların ürettiği şeylere sahip olmaya dair “hak”larla donatılmışsa, bu diğer insanların bu haklarından mahrum edildiği ve köle statüsünde çalıştırıldıklarını gösterir. Tarihi filmleri seyrederken, bütün ulusun firavuna, imparatora ve kabile reisine ellerindeki serveti, yiyeceği vb. değerleri getirip hükümdarın önüne serdiği zaman bizi rahatsız eden birşeyler oluyor. Belki beynimizin gerisinde “bunun ne hakkı var ki, ulusun servetine el koyuyor?” diyoruz ama konu tek bir kişi değil de toplumun bir bölümü olunca düşüncelerimiz muğlaklaşıyor. Halbuki mantık aynı, bir kişinin hakkı olarak iddia edilen şey, aslında diğerinin haklarının ihlalidir. KÖLELEŞTİRME HAKKI YOK Hiç kimsenin başkasını zorlamaya, karşılığını vermeyeceği şekilde veya karşıdakinin rızası olmadan iş yaptırmaya hakkı yoktur. Yani “diğer insanı köleleştirme” diye bir hak yoktur. Bağımsızlık Bildirgesi’nde “mutluluğu arama hakkı” var, ama “mutlu olma hakkı” diye bir hak yok. Yani birey, kendisini mutlu edeceğini hissettiği eylemleri gerçekleştirme hakkına sahip ama bu “diğerleri onu mutlu etmeli” anlamına gelmiyor. Yaşam hakkı, insanın yaşamı kendi desteği (her ekonomik seviyede ve kabiliyetinin kendini taşıdığı en yüksek noktaya kadar) ile sürdürme hakkıdır, yoksa “başkaları onun yaşaması için gerekli ihtiyaçlarını karşılamalı” değil. Mal sahibi olma hakkı, insanın ekonomik faaliyetleri neticesinde kazandıkları ile mal edinmesi, kullanması veya sarf etmesi hakkıdır, yoksa “diğerleri ona mal tedarikinde bulunmalı” değil. Konuşma, sesini duyurma hakkı, düşüncelerini, diğerlerini baskı altında tutmadan, müdahale etmeden, ve devlet tarafından cezalandırılmadan söyleme hakkıdır, yoksa “ona bir konferans salonu, radyo/tv istasyonu ve gazete sağlanmalı” demek değil. “İş sahibi olma hakkı” diye bir hak yoktur, sadece serbest ticaret hakkı vardır, yani insanın bir başkasının önerdiği işi kabul etme hakkı vardır. “Ev sahibi olma hakkı” diye bir hak yoktur, gene serbest ticaret kuralları çerçevesinde ev kurma veya satın alma hakkı vardır. İşçi arkadaşlarımız (en azından bu sloganı kullananları) kusura bakmasın ama “İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız” diye bir sloganın haklılığına BSY yıllardır inanamıyor. İşçi olmak doğrudan bir hak vermez, işçi olmak, kazanacak olmanın bir şartı değil. Haklı olmak için işçi olmaktan başka meziyetler ve özellikler de gerekiyor. ADİL ÜCRET VE FİYAT Kimse ödemeyi kabul etmiyorsa “Adil ücret” veya “adil fiyat” diye birşey yoktur.Kimse üretmiyorsa, süt, ayakkabı, film, şarap için “tüketici hakkı” diye birşey yoktur. “Ben sinemalarda daha fazla Fransız filmi görmek istiyorum” diye bir tüketici hakkı yok. Diğerlerinin başına geliyor mu bilmiyor ama BSY piyasada satılan bir malı beğeniyor, 2 ay sonra o ürün piyasadan kalkıyor, bu durumda BSY’nin “ben o ürünü beğeniyordum, üretime devam edilsin” deme gibi bir tüketici hakkı yok…Ama o ürünü beğenenler bir araya gelir, üretici firmayı ikna eder, firma üretime devam etmeyi kârlı görür, o zaman BSY de “tüketme hakkı”na kavuşmuş olur. “Çiftçinin hakkı”, “işçinin hakkı”, “işverenin hakkı”, “yaşlıların hakkı”, “gençlerin hakkı”, “doğmamış yetimin hakkı” gibi haklar yoktur…Sadece bireyin hakkı vardır, ve bu hak herkes için vardır. Mal edinme ve serbest (zorlama olmadan) ticaret yapma hakkı insanın tek “ekonomik hakkı”dır (ki aslında bunlar da siyasi haklardır).Bu bağlamda “Ekonomik Haklar Yasası” diye birşey yoktur. Gene başa dönersek, haklar insanın eylem özgürlüğünü tanımlayan ve koruyan ahlaki ilkelerdir, ancak diğer insanlara yönelik bir zorlama “hak”kı vermez.Bireyler, diğer insanların hakları ve özgürlüklerine yönelik tehdit değildir.Fiziksel güce başvuran ve başkalarının haklarını gaspeden bireyler, suçlulardır ve diğer insanların bunlara karşı yasal koruması olmalıdır. Suçlular, herhangi bir yaş diliminde ve ülkede azınlıktadır ve verdikleri zarar, devlet nezdinde savaşlar, işkenceler, zoralımlar, kıtlıklar, köleleştirmeler ve toptan imhalar yanında çok küçük kalır.Potansiyel anlamda bireye en büyük tehdit, devletten gelir.Yasal açıdan silahsız kurbanlara fiziksel güç uygulama yetkisi sadece devlette vardır.Bireysel haklarla sınırlanmazsa, devlet insanın en ölümcül düşmanıdır. SANSÜR EYLEMİ VE DEVLET Sansür kavramı sadece devlet tarafından uygulanabilecek bir terimdir. Birey hareketleri hiç bir zaman sansür olarak adlandırılamaz. Bir TV sizin görüşünüzü yayınlamıyor, bir gazete sizin fikirlerinize destek vermiyorsa, bir eyleminize sponsor olmayı kabul etmiyorsa bu sansür değil, onların seçimidir. Medya dünyasında sansür mekanizması yerine reyting mekanizması çalışır. Ama yine de hiç bir özel kişi veya kuruluş bir yayını durduramaz, bir kişiyi susturamaz, bunu yapabilecek tek mekanizma devlet mekanizmasıdır. Bireylerin konuşma hakkı aynı zamanda, aynı fikirde olmama, dinlememe ve maddi destek vermeme hakkını da içerir. İnsanlar “ekonomik haklar”dan bahsederken siyasi haklar kavramı ortadan kayboluyor. Konuşma hakkı savunulurken, bunun aynı zamanda bir görüş ortaya koyma, onun sonuçlarına katlanma, başkaları ile anlaşmazlığa düşme, desteği kaybetme özgürlüğünü de savunmak olduğu unutuluyor. Yanlış eylemlerini gördüğünüz bir şirketi eleştirebilirsiniz ama “hem eleştiri hakkımı kullanayım hem de o şirket beni istihdam etmeye devam etsin” gibi bir hak yoktur. “Serbest konuşma hakkı” durumdan mutlu olmayan ve fiziksel zorbalık altında kalan azınlıkları korumak için gereklidir ancak bu onlara destek verileceği, avantajlar sunulacağı, kazanmadıkları toplumsal rağbeti ödül olarak vermeyi garanti altına almak demek değildir. Günümüzde gelinen nokta siyasi hakların karşısında “ekonomik haklar” kavramıdır. “Bu “ya o, ya bu” durumu ,biri ötekini yok eder” denmektedir.Aslında, “ekonomik hak”, “kolektif hak”, “toplumsal hak” yoktur.Sadece birey hakkı vardır…Aslında “birey hakkı”lafı da gereksiz bir tekrar oluyor.Çünkü ne başka türlü bir hak vardır, ne de bunu sahiplenecek başka biri. Sadece özgür toplumu savunanlar birey haklarının savunucularıdır. Sevgi, saygı, bir ilkbahar sabahı güneşle uyanmış ve çılgın gibi koşarak kırlara uzanmış bir Türkiye. |