09/09/2005
POZİTİF DÜŞÜNCE
Pozitif düşünceyle ilgili olarak
internet üzerinde ya da kitaplıklarda binlerce kitap ya da belge
bulmak mümkün. Çalışmamı yaparken iki yöntem olabileceğini
düşündüm. Bunlardan ilki bahsettiğim şekilde kaynaklar bularak
bunları derleyip, özet halinde sizlere sunmak olabilirdi. Diğeri
ise okuduğum, öğrendiğim kadarıyla bu bilgileri becerebildiğim
kadarıyla kendi deneyimlerimle birleştirerek bir söyleşi metni
hazırlamaktı. İkinci yöntemi tercih ettim. Çünkü pozitif düşünce
yönteminin önemli kurallarından biri, gerek düşünürken, gerekse
düşündüğünü ifade ederken sürekli “empati” yapmak yani kendini
başkasının, başkalarının yerine kendini koymak olarak karşımıza
çıkıyor. Dolayısıyla söyleşinin keyifli olabilmesi de fazla
kitabi olmamasına bağlı.
Geçtiğimiz akşam çok sevdiğim bir aile dostumuz eşiyle
beraber evimde konuğum oldular. Onları yemeğe davet etmiştim.
Bir müddet oturup, sohbet ettikten sonra yemeğe geçmek için
kendilerine “yemeğe geçmez misiniz?” diye sordum. Açıkçası bunu
hiç düşünmeden, aklıma gelen kelimelerle ifade etmiştim. Ama çok
titiz ve konuşmalarda kelimelere vesaire özel önem gösteren
dostumuz “niçin yemeğe geçer misiniz demedin? Sorduğun haliyle
bu olumsuz bir ifadeydi, bir davetin daima olumlu ifadelerle
yapılması gerekir” dedi. İlk bakışta belki “ senin bu dostun da
çok fazla protokol meraklısıymış. Bu kadar ince detaylarla niye
uğraşalım ki?” diyebilirsiniz.İlk anda ben de öyle düşündüm. Ama
unutmamak gerekir ki “şeytan ayrıntılarda gizlidir.” Aile
içinde, dostlar arasında çoğu kez espriyle geçiştirilebilecek
bazı küçük sözler, farklı ilişkilerde hiç beklenmeyen olumsuz
sonuçlara neden olabilir.Özellikle benim dostum gibi alıngan
insanlar karşısında...
Yemeğe daveti “ arzu ederseniz yemeğe geçebiliriz” şeklinde
yapmak bir protokol inceliği olmanın ötesinde düşünce yapısını
da yansıtıyor. Pozitif düşünce farkı, hayatın her anında, tüm
sorularda cümlenin “olumlu” kurulmasını gerektiriyor. Bunu
yapmak elbette her zaman kolay değil. Çaba gerektiriyor. En
önemlisi de bu çabayı hayatın her anında göstermek gerekiyor.
İnsanın kendiyle barışık olması da buradan başlıyor. Yani yalnız
olduğumuz, bir başka deyişle kendimizle başbaşa olduğumuz
anlarda kendimize de olumlu yaklaşmamız şart. Örneğin
yorgun-argın geldiğimiz evde elektriğin kesik olduğunu fark
ettiğimizde aklımızdan ilk geçen elektrik idaresine iyi
dileklerde bulunmak olsa bile daha sonra kendi kendimize “elli
kere söyledim sana doğru dürüst bir ışıldak al da böyle turşu
gibi eve geldiğinde karanlıkta uyduruk mumlarını aramak zorunda
kalma” demek yerine “yahu daha önce de almayı düşünmüş ama bir
türlü alamamıştım, artık şarjlı bir ışıldak almayı ihmal
etmemeliyim. Yarın alacağıma kendi adıma benliğim karşısında söz
veriyorum” gibi şövalye cümleleri kurabilmeli ve karanlıkta mum
arayışımızın son kez olacağına dair kendimize söz
verebilmeliyiz.
Hepimiz kendimize göre yoğun ve hızlı bir tempoda
çalışıyoruz. Günümüz şehir hayatının kaçınılmaz gerçeği böyle.
Bu önemli bir zorluk elbette. Tek ve sihirli bir kolaylaştırma
çaresi elbette mevcut değil. Ama yine pozitif düşünceyle bu
zorluklar en aza indirgenebiliyor. Eminim sizler bunu bilgi ve
deneyimlerinizle benden çok daha iyi biliyorsunuz.Yani ikinci ve
asıl önemli aşamaya gelmek istiyorum. Kendinizle olumlu hale
gelmeniz iyi, güzel ama yeterli değil. Asıl önemlisi
diğerleriyle nasıl iletişim kurduğunuz. Bu noktada altın kural
aslında çok basit : “Hakkımda ne düşünüyorsan Allah sana iki
katını versin” den başlayıp, “Çoğu zaman ne söylediğiniz değil,
nasıl söylediğiniz önemlidir” e varan bir gelişimden söz
ediyorum. İlk cümle ya da dua, yerli malı ve bizim
anlayışımızdaki bir “flu alanı” gösteriyor. Çünkü biz çoğunlukla
net ve açık olmayı ya da tartışma sonucu uzlaşmayı falan pek
sevmiyoruz. Onun için böyle diyoruz “benim hakkımda ne
düşünürsün, ben senin için gerçekte ne ifade ettiğimi bilmiyorum
ama kesinlikle bilmelisin ki herşey karşılıklı kardeşim...” Batı
kökenli ikinci cümle ya da özdeyişte ise net bir tespit var.
Adam diyor ki, bak kardeşim birşeyi çok iyi bilebilirsin, ama
doğru sözcükleri ve ifade biçimini kullanamazsın meramını
anlatamazsın. Ya da sen bir konuda haklı olduğunu gösteren bir
sürü delille beraber davanı anlatmaya çalışırsın ama duruşmada
havaya girip çoşarak” zaten davalı Ahmet Bey Yıkılmazköy’ lüdür,
oradan adam çıkmadığı da atasözleriyle kanıtlanmıştır” dersin
hakimin de Yıkılmazköy’ lü olduğunu bilmeksizin... Bunlar farazi
örnekler daha tipik olanı örneğin laiklik ilkesini savunurken
kutsal kitaptan ayet okumaktır. En güncel ve trajik olanı ise
yüzde yüz haklı olduğun ve tartışmasız bir uygarlık ihlali olan
donla denize girme hadisesinde hiç gerekmeyen şekilde saldırgan
bir üslup kullanman nedeniyle adeta linç tehdidi ile
karşılaşmandır. Hem de hiçbir şekilde yazının hedefi olmayan
aydın kitle tarafından... Bu son örnek pozitif düşünmemenin
tipik bir örneği. Yazarın temelde haksız olduğu hiçbir nokta
yok. Gayet açık olarak, şehirde yaşayanların her istedikleri
yerden denize giremeyeceklerini, her istedikleri yerde piknik
yapamayacaklarını, mangal yapamayacaklarını ve en önemlisi de
hiçbir medeni ortamda donla denize girilemeyeceğini bir tür
uyarı niteliğinde belirtmek istemiş ama öfkesi bilincinin önüne
geçtiğinden bunu yapanlara doğrudan hakaret cümleleri kullanarak
yazıyı tamamlamış.
Oysa buna en başta şu nedenle gerek yok ki donla denize giren
ya da bulduğu her yerde mangalını yakan yurdum insanı zaten
gazete okumaz. Yazarın gazetesini ise kesinlikle okumaz. Yani
birebir karşılaşma ya da etkileşim mümkün değil. Hedef kitleniz
o kesim olmayınca da o kesimin gıyabındaki sözleriniz ancak
incir çekirdeğini doldurmayan tartışmalara dönüşür ve haklı
iddianızda yalnız kaldığınız gibi işi daha ileriye götüren
“onurlu giysimize sahip çıkıyoruz” türünden kampanyalarla bu tür
medeniyete dair hak ihlalleri derinlik bile kazanabilir.
Yıllarca para biriktirip zar zor bir ev satın alan
arakadaşım, mal sahibinin satış işlemini yaptıktan sonra evi
kısa sürede boşaltacağını düşünmüş ve biraz hırçın tabiatlı olan
bu kişiden benim tüm telkinlerime rağmen yazılı bir tahliye
taahhüdü almamıştı. Ben de “yandın sen oğlum. Benim
tecrübelerime göre bu adam bir aydan önce oradan çıkmaz”
demiştim. Bu konuşmamızdan birkaç gün sonra arkadaşım telefon
etti ve “senin çıkmaz dediğin adam bugün bana evi boş olarak
teslim etti. Yani anlaştığımızdan üç gün önce” dedi. En trajik
olanı da mal sahibi arkadaşıma şöyle demiş, benle konuşmasından
tabii ki habersiz olarak: “ Beyefendi aslında ben evi
kararlaştıracağımız günden önce boşaltmak için hiç acele
etmeyecektim ama bizi bu konuda hiç sıkıştırmadınız, sözüme
itimat ettiniz, bundan çok etkilendim”
Artık bu son olayda benim mi, arkadaşımın mı, mal sahibimin
mi pozitif düşündüğü konusundaki değerlendirmeyi size bırakıyor
ve bir avukat olarak hala bu tür tahliye taahhütlerinin yazılı
alınması gerektiğini söylüyorum.
|